reverse cycle
Tuesday, March 13, 2012
Yapıştırsam Olay Olur
Monday, February 27, 2012
Aşkta İkisi de Olsun…
Aşkta ikisi de olsun…
Bırak, aşk seni sürüklesin. Kendini öylece bırak… Aklını kaldır bir rafa. O rafı da göz hizanda falan seçme. Sanki ona hiç ihtiyacın olmayacakmış gibi kaldır onu ortadan. Sadece getir yüreğini, ezdir taşlara…
Ve zaman bırak senin olsun. Seni kör etsin, lal etsin… Zaman öylece geçsin. Farkında olmadan izle eksilmeyi. Sen dokunamadan, avuçlarından gittiğini..
Rafa kaldırdın ya aklını. Şimdi indir onu raftan. Tam zamanı. Sevincinde köstek olur diye ortadan kaldırdığın aklını, getir şimdi üzüntünde sana yardımcı olmasına zorla. Kalp küser de, akıl küsmez mi?
Severken kullansaydın aklını? Olmaz! Aklın sana yol buyurur. Seni mutluluktan alıkoyar. Göremediklerini önüne getir. Korktun dimi? Şimdi anladın sen onu. Neden saklamışsın aklını. Unutmuşsun bile, düşünsene çok ilginç başın bile ağrımamış. Kalbinin çırpınmalarının arasında olsa da fark edilmemiş.
Sen şimdi getir o aklı, koy önüne. “Gel, bana anlat, nasıl bu hale düştüm?” de. O akıl bilemez mi sivrilecek yerlerini. En sevdiği işe soyunmaz mı aniden, yerden yere vurmaz mı seni? Öyle bir vurur ki, kendini aklını uzaklaştırmaya çalışırken bulursun. Çalışmasın diye duvarlara vurmak istersin. O da durur durur, “Sen çağırdın beni. Gider miyim hiç? Besleneceğim ciğerlerindeki havadan, kalbinin pompaladığı kandan. “ Bir bir çıkarır karşına, “Orada gönül değil akıl işi vardı beni çağırmadın” der.
Merhamet eder uykusuz geçirdiğin gecelere. Seni azad eder ama küçücük fısıldar. “Bir dahakinde böyle arayı açmayalım.”
Hikâye. Yapamazsın, aklın biraz işe katılsa, görürsün eksiklerini sevdiceğinin. Bunlar iki farklı doku. Kalp atar, beyin tutar. Aralarındaki ilişki böyle. Biri olmadan da biri olmaz. Aslında önce akıl görür kızı. Ama hep kalp tavlar. Rivayettir, akıl kıskanır kalbi bu yüzden.
Sen! Aklını da koy, kalbini de. Sadece kalp illa kaçırır onu. Aksilik olduğunda, ne yazar kalp dese “ben kanı pompaladım, daha ne yapayım?”. Diyemez. Akıl da beyin de gelecek oraya. O zaman kalp daha uzun sevebilecek. Kalp olacak ki akıl daha toleranslı olacak. Birken iki seveceksin. İkisi de giderse peki, bir dene midenle sevmeyi…
Wednesday, February 22, 2012
Sana Hiç Yazmadım...

Sana hiç yazmadım…
Yazdım sildim, yazdım sildim. Beğenmedim cümlelerimi. Yetmedi ifade yeteneğim sana olan duygularımı yazıya dökmeye. Yazdım sildim, yazdım sildim…
“Işıl”tı dedim başlığına, gittim geldim, gittim geldim. Sönük kaldı sanki senin yüzün gözümden ekrana vurunca. Beğenmedim başlığımı da.
Bıraktım bilgisayarı kenara. Daha çok oku, oku ki güzel şeyler nasıl ifade edilirmiş öğren dedim. Kendi kendime kızdım durdum. Bunu daha önce neden yapmadım diye. İlk günden biriktirseydin ya. Bir kütüphane kadar okusaydın, hadi biraz yine eksiklerin kalsaydı. Yapamazdım ki, sonra durup dalınca. Aklımı, kalbimi sürekli gönderdim sana. Bir satır okudum da sanki anlayabildim mi şimdiye kadar. Uçmuştu aklım başımdan.
Ben bu arada hep yazdım, yazdıklarımı da hep sildim…
Olmadı, bir türlü kızgınlığımı, öfkemi veya normal bir mutluluğumu anlatır gibi yapamadım. Tüm ciddiyetimi toparladım, kahvemi aldım, beni motive edecek ne varsa bildiğim getirdim bir araya. Yetmedi. Seninle yaşadığım o güzel zamanların bir anını ifade edebilmeme yetmedi. Ben hiç okumamış biri değilim ki. Eski okuduklarım nereye gitti, bari onlar kalsaydı aklımda. Yardım ederlerdi belki. Uçtu gitti. En başa döndüm. Neredeyse “agu” diyecek kadar başa döndüm…
Oturdum dedim bari bir anımızı yazayım. O anıdan bu anıya geçtim, o anıdan diğerine. En iyiler içinden iyisini seçemedim. Veremedim başkanlar başkanı ünvanını seninle geçirdiğim hiç birine. Hepsi zaten başkanlar başkanı. Zaten anı seçmeye başladığımda güneş vardı, mola verdiğimde ay vardı en tepede. Nasıl da dalmışım. Suratımdaki o şaşkın mutlu ifade de kalıpta donmuş heykel gibi yapmıştı beni.
Yazdım ufacık. Saklıyorum onu. Zamanı var. Bir gün olursa, ellerini tutacak ve gözlerinin içine, tabi becerebilirsem sakin olmayı, baka baka okuyacağım, kim bilir bilmem kaçıncı provadan sonra.
Seni nasıl anlatayım ki. Seni nasıl gördüğümü sana nasıl anlatabilirim. Sana anlatamam, sanmıyorum ki bir başkası yakınından geçsin anlamanın… Neden devrelerini zorlayayım ki insanların. Ben kalbimi taşların arasına bırakmışım, aklımı da yollara… O yol biter, ama o kalp çıkmaz taşlar arasından. Ancak ben bilebilirim, biraz…
Bilsen kaç kere daldım bu yazıyı yazarken bile. Neler geldi aklıma… Ama tamamlamam gerekiyor bunu. Dalmalarımın sonu olmalı bu kez. Satır belki yolu değiştirir. Karanlık bir odada, karanlık bir masada, ellerimi görmeden yazıyorum. Dümdüz. Çırılçıplak. Belki kral çıplak. Çıkıp biri söyleyene kadar…
Saturday, February 18, 2012
Mutluluk İçin Kova

Kocaman bir kova… Kentucky kovaları var ya… O kovadan neredeyse daha da büyük. İçi de tavuk dolu değil. Sığsın sığmasın bir sürü şey var. Kova kova değil sanki Nuh’un gemisi…
Bir filmdi bu. Hepimizin zihninde yer tutmuştur eğer izlediyseniz. 2007 de çekilmiş tatlı bir film… Belki yaş olarak bu kadar filme tutunmamıza gerek yok aslında. Sadece biraz ders alsak yetmez mi? Hayat elimizin arasından kayıp giderken, tek bir şeye takılıp gitmenin ne anlamı var ki? Al sevdiklerini yanına, tut elinden, içini huzurla dolduracak, keyif alacağın şeyler yapmaya çalış.
Bu kova nelerle dolu olabilir mesela. Bir doğa yürüyüşü, bir konser veya bir kitap… Filmdeki o yaşlılar düşündüklerini yapmak için neredeyse tüm zamanı tüketmişlerdi. Aceleleri vardı. Biz gençlerin ne acelesi var. Hem işte bakın, yaşamadıklarını yaşayıp gitmek için o yaşlı bedenlerini nelere zorladılar. O zaman yapınca çılgınlık oldu.
Kova o kadar büyük ki… Bir başarı, bir söz, bir duruş…
Diyorum da yapması o kovadakileri tüketmesi o kadar da kolay değil. Zaten kova o kadar büyük ki, başlı başına bir konu da bu. Bitmiyor ki yapmak istediklerimiz. Daha doğrusu mutlu ve huzurlu olmak için neler yaparız neler… O yüzden de o kova hiç boş kalmaz. Doldururuz, biraz boşaltırız, sonra yine tıka basa doldururuz. Tam bir şeyler yaparız, birinden bir yerden bir şey daha duyarız, neden yapmayalım diye hemen kovaya atarız onu.
Bu kovanın içinde o şeyler biraz fazla bekledi mi de sorun olur. Ne zaman yapacağım, ne zaman kovadan çıkacak. Hele bir de üzerindekileri yapıp, onu iyice aşağılara itersen, o zaman öyle bir bunalıma sürükler ki seni. Resmen pişmanlık olur çıkar. “Bir yapamadık ya” Kovaya koymasak daha iyiydi. Tam mutlu olmak için bunları yapacakken, bize nedense mutsuz olmak için ortam yaptı. Hay aksi.
Sınırlarını zorlamazsan ilerleyemezsin ama çok zorlarsan, kovanın dibinde kalacak, kovanın dibini tutacak… Kapkara da yapar oraları. Sonra bulaşık teli falan uğraş dur. Kovaya öyle herşeyi koymayacaksın. Ya da koyduğun gibi dibini yakmadan çıkaracaksın ya da hadi çevireceksin diyelim.
Kova falan hepsi mutlu olmak için. Huzurluysan bazen çok mutlu olmayabilirsin. Ama başı sonu huzur bunun. Bu hayat huzurla dolmalı… Perçinlersen mutluluğunu huzurla, yaslan arkana. Kovanı alırsın yanına ama diğer kova bu. Hani öteki kovadan çıkardıklarını attığın daha büyük kova. Dolu o da ağzına kadar. Artık buna “anılar kovası” diyebilirsin. Bak neler yapmışsın mutlu olmak için… Neler hem de. Belki de çok insan da kırmış olabilirsin. Ama bencilce, hunharca saldırdın mutluluk bulmak için. Göklere mi yükselmedin, dağlara mı çıkmadın, sulara mı dalmadın…
Mutluluk içinde. KDV dahil gibi bir şey. Öyle yok çekim yasası yok karma falan değil. Kova yine olsun. Olmasın demiyorum. Aradığının ne olduğunu iyi bilmeye çalış… Yoksa sonu hep dibi kara kova…
Bir de şu var, kovaya nasıl baktığına bağlı… Ya kova boş ya da yarım dolu… Öteki kova için diyorum tabi.
Adam Yalnız!

Yalnız bir adam ve yurtsuz…
Sesler var, kahkahalar… Tane tane kalabalık var… Kuru. Fanilası yukarı çıkmış, beli açılmış kemerinin tokası göbeğine dokunan bir adam gibi üşüyorum. Ama gerçekten çok kalabalık.
Her şeyi var. Önce sağlığı. İşi, sevgilisi… Ailesi ve sevenleri var. Adam yalnız! Kemerinin tokası hep soğuk. Bir otel odasında, duvarlara baka baka yalnız. Evinin yolunu unutmuş. Bavulundan büyük değil artık dünyası. Gülerken bir gözü donuk ve dolu dolu. “Ama burası olmak istediğim yer değil” diye etrafı aciz bir şekilde süzüyor. İçinde bir acı ve midesinde bir yumrukla.
Hükmediyor, esiyor gürlüyor. Olmuyor. Ne yapsa o derin yalnızlığı gitmiyor. Nerede bu yalnızlığın sonu? Hangi dağların ardında, hangi yolların sonunda? Kimse bilmiyor. Düşünerek bulunmuyor. Ve böyle de yaşanmıyor. Günler bölünmüş saniyelere. Tek tek Çin işkencesi yapar gibi hissettiriyor saniye saniye. Kimine göre zaman “ne güzel” yavaş geçiyor. Gel bir de “yurtsuz” birine sor.
Ölmek istemez. 100 metre koşsa rekor kırar. Çünkü zaman onun için öyle yavaş geçiyor ki. Koşsa bile yavaş, zaman da bir o kadar yavaş geçecek ki, 10 saniye bile etmeyecek. Bir zaman gelecek, zaman rekor kıracak. Bakakalacak arkasından. Ah keşke bir dakika geriye gitsem bile dersin.
Adam yalnız. Yapayalnız. Sessiz ve sakin. Sessiz ve mağrur.
Thursday, February 02, 2012
Olumsuzluklardan Öğrenenlerin Ülkesi

Olumsuz olaylardan ders çıkarıldığı, önlem almayı bilmeyen bir toplumun var olduğu ülke… Burası!
Dilden dile dolaşan bir “tecrübe” kavramı var. İş için tecrübe, ilişki için tecrübe. Tecrübe ne diye sorarsanız da sanki bunun en kolay ifadesi “ yediğin kazıkların toplamı” derler. Beni tatmin etmiyor. Bir kere neden kazık atan ve yiyen var ki. Neden böyle bir ülke olmuşuz. Hep böyle arkamızı mı kollamak zorundayız? Hep mi bir risk var?
Fakat biz kesinlikle başımıza olumsuz bir şey geldiğinde hemen öğrenen bir milletiz. Dilim varmıyor ama biz diğer canlılara bu anlamda benziyoruz. Aslında öğrenmenin, insan için öğrenmenin yolu bu değil ama ne yapalım. Keşke diğer ülkelerde daha önce yaşanmış olayları alsak, kanunumuzu kuralımızı buna göre koysak ve insanların içine de bu kurallara uyma dürüstlüğü yerleşse.
Madenciyim. İş güvenliğinin en ciddi şekilde sağlanmaya çalışıldığı bir yere ziyarete geldim. Tabi ki en başta eğitim. Eğitim verenlere elimi uzatıyorum elbette. O çekince beni dikkat etmeye itiyor. Orada bir kaza olmuş. Diğerleriyle de tanışıyorum, diğer eğitimcilerle. Orada birden fazla kaza olmuş. Eğer olduysa, daha kötü kaza geçirmiş insanları göremedim. Ne gördüm peki? Parmaklarda eksikler gördüm, kısalmalar… Çok can sıkıcı. Bunlar olmuş da iş güvenliği gelmiş belli ki. Vicdani yanı çok kuvvetli bu işin. Çok üzücü. Elimi uzattığıma mı üzüleyim, o çekinceyi yarattığıma rahatsızlık verdiğime mi? Ne yapacaksın ki el sıkışıp. Samimi davranmak istediğine kızıyor insan.
Bu insanlar artık iş güvenliği konusunda uzman olmuşlar, eğitim veriyorlar. Onlar yaşamış. Her defasında kapanan yaraları sızlıyordur. Ne kadar acı. Biz olumsuzluklardan öğrenen bir ülke olmayı ne zaman terk edeceğiz. İbret olsun diye mi bu adamları eğitimci yapmışlar? Bu adamların hiç o olaylardan bahsettiğine şahit olmadım. Duymadım da. O bir gizli hikâye, hikâyeler serisi.
Başımıza gelecek ki ders alacağız, bir şeyleri kaybedeceğiz ki bulalım. Belli değil mi zaten Kurtuluş Savaşı’nın tarihimizde yer almasından, belli değil mi yaşantımızdan. Neden böyleyiz. Kültürümüz neden bunun üzerine kurulmuş. Aslında aklı başında, olgun bir milletiz ama neden kurallara uymuyoruz. Her birey aynı kazaları tekrar yaşamamız gerekiyor.
Hiç bu konuyu bu şekilde düşünmemiştim. Galiba bize canımızın kıymetli olduğunun aşılanması gerekiyor. Benlik duygumuzun, önemli olduğumuz hissinin açığa çıkması gerekiyor. Ondan sonra da işte bu trafik eğitimi mi dersin, iş güvenliği mi dersin, hepsini rahatça verirsin. Ama bırakın, biraz daha kaza olsun. Herkes herşeyi tek tek yaşasın. Vaktiniz varsa…
NE YAPACAKSIN OKUDUĞUN KİTABIN YAZARIYLA TANIŞIP ALLASEN!

Az önce oturmuş, hatta uzun oturmuş diyelim satır satır kitabımı okuyordum. Çok sevdiğim yazarın son kitabı. Hayatımda ilk ikinci kez okuduğum kitabın yazarı. Çok uzun süredir arkadaşız onunla. O yazdı ben okudum. Hatta kitaplardan uzaklaşsam da onunkileri hep takip etmeye çalıştım. Galiba o popüler oldu ve ben de ondan uzaklaşıyorum.
Düşündüm. İnsan neden okuduğu kitabın yazarıyla tanışmak istesin ki. O yazar da neden kendini anlatsın, reklam yapsın, tanınsın… Nerde kalacak onun o ruhani dünyası. Ne olacak biz onu ete kemiğe büründürüp de normal biri haline getirirsek. Bir sürü soru sordum değil mi? Tamam artık sormayacağım.
Yazarlık, sanatçılık bunlar içsel yaşanan, dünyalarına saygı duyulması gereken tavırlar. Bakın onları meslek diyerek bile kategoriye sokmak istemiyorum. Elbette her emeğin karşılığı olacaktır bu da belki onları meslek sınıfına girmeye zorluyor. Bana kalırsa bu da her şeyi mahvediyor. Yazar belki artık biraz daha çok sayfa yazmanın, kitabını daha pahalıya satabilmenin, daha çok reklam geliri elde etmenin hayaline dalıyor. Bu da sanatı baltalıyor.
Okuduğum yazarda bunu hissettim. Artık “ben oldum” demiş. Ne yazsam okuyacaklar, yarım bile bıraksa tam kitap parası verecek demiş. Zaten tanıtım ve imza günleri arasında geçirdiği zamanı kaleme almış. Kendimi kötü hissettim. Yazara olan hesapsız sadakatim yerini şüpheye bıraktı. Bir dahaki kitabında gerçekten o içsel çekimi hissetmeliyim. Koştur koştur almayacağım anlayacağınız.
Kendi kendime bu tripleri yaşarken, şunu düşündüm. Bir okur neden yazarla tanışmak ister? Galiba kitabı okurken kesin yazar şunu düşündü ondan yazdı diyoruz. Sonra da gidip bu fikrimizi onaylatmak istiyoruz. Bir televizyon röportajında Orhan Pamuk, bir okurunun ona gelip “tüm kitaplarını okudum, seni çok iyi tanıyorum” dediğinden bahsetmişti. Galiba kendimizi başka yerlere savuruyoruz kitap okurken. Evet, yazar biraz içini boşaltmak için yazar kitabını. Öyle rahatlamak için yazar. Fakat bizim yazarın zaaflarını anlamak, çözmek gibi bir derdimiz olmamalı. Okur olarak görevimiz ya da yapmamız gereken bu değil çünkü. Biz okuruz eserini, takdir eder veya beğenmeyiz.
Biz yazarı tanımak istediğimizde, ona yaklaşmaya çalıştığımızda, yazarı normal insanlar gibi düşünmeye, daha da farklı bir şekilde ticari düşünmeye itiyormuşuz gibi geliyor. Yazar önceden bir kitap yazarken yılda, iki tane yazıyor. Elit bir okur kitlesi ararken, herkesin okuyacağı, daha basit eserler ortaya çıkarmaya başlıyor.
Uzatmayayım lafı. Belki anlatabildim belki de anlatamadım. Rahat bırakın yazarları. Onlar yazsınlar siz okuyun. Talep etmeyin imza günleri. Girmeyin kuyruklara kitaplarınızı imzalatmak için. Bozmayın yazarların dengelerini. İçlerine popüler olma kaygısı salmayın. Göreceksiniz kalite artacak. Yazarlık çabuk para kazanma “mesleği” olmayacak. Ben yazar olunca gelmem imza günlerine, baştan söyleyeyim.
Sunday, October 30, 2011
Anlatın Bana Cumhuriyetinizi

Bütün gün bir tavır belirdi içimde. Sonunda belirdi. Fikir olarak olgunlaşabildi. Fakat size önce bir şey anlatacağım. Bu hikaye komik aslında. Ama bir dram da yok değil. Hiçbir şeyden bahsetmeden bunu anlatayım. Ne demek istediğimi ben anlatamayabilirim ama en azından bir alt yapı olur.
Bir ayakkabı tamiri yapan dükkan varmış. Esnaf, ilgi çekmek için kim bilir nereden bulduysa kocaman bir ayakkabı koymuş. Ayakkabı tamircisi bir gün bir bağırışla irkilmiş. Çocuk sesleri. Ayakkabının karşısında esas duruşta üç beş minik. Bağıra bağıra İstiklal Marşı’nı okuyorlar. Anlam verememiş ayakkabı tamircisi. Pek aldırış etmemiş. “Heh çocukluk işte” demiş. Ertesi gün yine yakın bir saatte aynı minikleri görmüş. Ellerini açmış, sus pus dururken. Belli ki dua ediyorlar. Yine aldırış etmemiş. Ne olabilir ki. Fakat bunun tekrarlandığını görmüş her gün. Dayanamamış bir gün. “Çocuklar ne yapıyorsunuz ayakkabının başında? Her gün geliyorsunuz? ” demiş. Çocukların içinden bir küçük cesaretli kız, durumu anlatmış. Biraz da yardım bekler gibi. “ Ayakkabıyı gördüğümüzde karar vermedik. Bu kadar büyük ayakkabı olsa olsa ya Allah’ın ya da Atatürk’ündür diye düşündük. O yüzden de bir gün İstiklal Marşı bir gün de dua okuyoruz” demiş. Adam neye uğradığını şaşırmış. Bir şey diyemeden içeri girmiş. Çocuklar da kısa süre sonra bu işten vazgeçmişler.
Ben bunu bir yerden okudum. İnanın konuyla hiç ilgisi olmayan, komik bir yerden. Ama bakın ben bunu neresinden tuttum. Çocuklarımıza ne anlatmışız biz, neyle neyi mukayese eder olmuşlar. Körü körüne bağlamışız. Düşünüp karar vermelerine engel olmuşuz. Hata yapmışız.
Bugün 29 Ekim. Türkiye Cumhuriyeti’nin 88.yılı. Törenler yapılmadı. Keşke ülkemiz daha iç açıcı bir durumda olsaydı da keşke coşkuyla törenler yapılsaydı. Belki keşke yine yapılsaydı, moral olurdu. Fakat ihtiyacımız olan bu değil. Karar çok iyi demiyorum. Ama çok yanlış da değil.
Baksanıza, siz inanıyor musunuz bir tören yapılmadı diye Cumhuriyet’in yıkılacağına? Bu kadar mı umutsuzsunuz? Yılda birkaç bayramla hatırladığınız cumhuriyet, siz uyurken de ayakta duruyor. Siz ucundan tutunca değil. Yıllardır ayakta kaldı. Bazen yeri geldi siz de çelme taktınız. Ama o size küsüp gitmedi değil mi?
Bana anlatın. Cumhuriyeti anlatın. Kaybetmeden değerini anlayamayacağınız o şeyi anlatın. Bana özgürlüğü anlatın. Anlatın, ne düşünüyorsanız anlatın. Açıklayın. Yürümekle, işte bu çocukların yaptığı gibi ilahlaştırmakla olmaz Atatürk’ü. Kendisi bile söylemiş. Asıl olan fikirlerim diye. Siz ise tutmuş hala kaşından gözünden söz ediyorsunuz. Atatürk gibi düşünmenin ne olduğunu biliyor musunuz?
Kızıyorum size. Hem de çok. Cahilliğinizden de utanıyorum. Sosyal medyada yazılar yazarak, profil resimleri değiştirmekle olunmaz. Çalışarak olur. Anıtkabir’e giden ey devlet memurları, ne çıktı solitaire falınızda? Baktınız baktınız şeriat mı çıktı? Böyle mi sahip çıkıyorsunuz yönetim şeklinize? Ne alakası var diyorsunuz dimi?
Atatürk bile bile, içi kan ağlayarak dedi. Türk milleti zekidir, çalışkandır. Çalışkan bir millet istedi hep. Kendi için ve ülkesi için çalışan bir millet. Birbirine düşmeyen, hoşgörülü. Peki biz ne durumdayız? Kural koyuluyor, nasıl uymam diye bakıyoruz. Çalışmadan kazanmak derdindeyiz. Çalışarak kazanma derdi yok. Sebat etmek nedir bilmeyiz bile.
Çok geniştir cumhuriyeti kurtarmak. Siz doğalgazla ısınmak varkenelektriklee ısınmaya boyun eğerseniz, her gün zam gelir. Siz suyu boşa akıtırsanız, gittikçe can yakar fiyatı. Şirket arabaları da benzin yakar, sizin arabanız da. Dolaşarak gidiyorsunuz değil mi işinize? Yeni yolları şirket arabalarıyla keşfediyorsunuz dimi? Benzin de özkaynaktır. Doğal kaynaktır bazı ülkeler için. Bunu sömürürseniz eğer, her gün zam olur. Bir sürü şey. O kadar kolay değil yani. Otobüse binerken sıraya girmektir belki de. Mağazada bir önündeki insanın işlemi uzun sürdüğünde uflanıp puflanmamaktır. Bir garsonun müşterisini memnun etmesidir. Askere gitmektir. Camiye gitmektir belki de. Dinine sahip çıkmaktır. İmam olmaktır. Öğretmen olmaktır. Belki demir ustası olmaktır. Vergi vermektir.
Bu sizin yaptığınız olmadığı kesin. Cumhuriyet çok şey demektir. Fazlaca anlamlıdır. Tam olursa tadından yenmez. İnsanlar da tabi değerini bilecek. Vatandaş vatandaş olacak. O da kesin. Devlet adamları da hep yakınır, vatandaş vatandaş değil ki diye. Kısacası biz onları, onlar da bizi beğenmiyor. Bir oyla devleti yönetemezsiniz. Sadece bir oy verip beş yıl hükümetleri eleştiremezsiniz. Ayıp olur. Günah olur.
Şimdi insanlar düşünür oldu. Bizim çocuk topçu olsun. Bir bakıyorum çocuklarını futbol kurslarına yazdırdı babalar. Maçlarını izlediler heyecanla. Bir Arda Turan bir Emre Belezoğlu yetiştirmek için. Ama bu sporcular yetenekti. Herkesin çocuğu böyle olacak diye bir şey yok ki. Vazgeçtiniz bazı mesleklerden. Doktor, mühendis yapmıyorsunuz çocuklarınızı. Kısadan para. Götürüyorsunuz yetenek yarışmalarına, sıra bekliyorsunuz saatlerce.
İleri görüşünüz bu mu? Bir sürü futbolcu yetiştirmek mi? Böyle mi kurtaracağız yani. Yapmayın etmeyin. Biraz kendinizde suç bulun. Bu günleri siz hazırladınız. Ben de dahil. Hep söylediğim şeyler var. Bu ülkenin tek düşmanı kendi vatandaşı. Diğerleri bunun yanında solda sıfır kalır. Her şeyi açık açık yazamıyorum. Lütfen silkinin. Mademki değerlerinize sahip çıkacaksınız, öyle yapın. Ya da değer yaratın. Böyle balkonlarda saygı duruşu, el çırpma falan olmaz. Çalışarak olur. O beğenmediğiniz insanlardan daha çok çalışmakla olur. Hırsla, söz bitmeyecek şekilde. Onlara zaaf, boşluk vermeden olur. Sizin yaptığınız gibi gerçekten olmaz. Kuru gürültü sizin yaptığınız. Haklı olduğunuzu kabul ettirmek için çalışın.
Ben taraf değilim. Olmam. Ama ben işini doğru yapanı severim. Doğru yaptıranı da ayrı severim. Süregelen muhabbetlerden gerçekten de çok rahatsız oldum. Direk anlatınca kırıcı olabilirdim. Buyurun buradan yakın.
Saturday, October 08, 2011
Fırsat Arkadaşlığı

Her sabah, ofisinize, iş yerinize gittiğinizde mail kutularımızı dolduran maillerle takvimimizi yapıyoruz. Bu mailler şu kupon satın alınan siteler. Şimdilerde resmen hayatımıza direk müdahale eder oldular. Sanki bunlardan önce hiç restoranlara gitmiyorduk, oteller hep bomboştu, evimizde oturup aktivite yapmıyorduk. Belki de bazı hobiler yeni çıktı. Yine aynı şekilde bu durumlar kampanyalar olmadığında birden “puff” diye yok oluyorlar.
Benim takıldığım nokta, hayatımızı, ilişkilerimizi, arkadaşlıklarımızı yönlendiriyor, yönetiyor olmaları. Bir hatırlayın ne gibi kampanyalar olduğunu. Bir de süresi var, öyle rahatça da harcayamıyorsun. Nakit paran olduğunda direk harcayabiliyorsun en azından. İstediğin zaman, istediğin yerde, hunharca. Biraz fazla da versen en azından kafan rahat oluyor. “Lafım parama geçer”. Panik yaratmıyor en azından, yetiştim doldu aldım alamadım, süresi geçti diye. Düşünecek bu kadar çok şey varken… Bir de bu mu çıktı şimdi.
Utanmadan karar veriyor, şimdi bu kuponu alacaksın, iki ay içinde “ağda” yaptırmak zorundasın. Sinyalizasyon şu şekilde, iki ay içinde o tüyler elbet uzayacak. İlla gideceksin. Sadece bu ay sinemaya gidersen, mısır da yiyebilirsin. Film güzel olmasa da git, mısırını ye. Çok mühim. En harikası da, bir tatil programı, otel rezervasyonu çıkmasın. Maillerine ilk ulaşan muhterem arkadaş, ortalığı karıştırmaya başlıyor. Benim şu zaman uyuyor gidelim, hayır ama benim bu zaman uyuyor o zaman gidelim. Zaman göreceli derler de inanmazsınız. O ilk okuyan var ya, kendini çok organizatör sanmaz mı bir de, ona da bayılıyorum. Zaten adamlar kampanya yapmış önüne sürmüş, nerede bunun organizesi. Katılırsın ya da katılmazsın. Küçük dağları ben yarattım olayı nedir?
Ey tüketim toplumunun köleleri, indirim var diye her mağazadan alışveriş yapıyor musunuz? Çabuk!, fırsatlarda çıktı hemen almalıyız. Var mı böyle bir yaşam tarzı? Ha evet bak katılıyorum, bir şey yapmak istiyorsun, bir hobiye başlayacaksın, o zaman çıkınca alırsın. Tam da güzel denk getirmiş olursun. Tadından da yenmez hani. Hep üşeniyorsun belki ama o zaman kupon tarihiyle kendini motive eder, başlayabilirsin. Yapacağın şeyi sevmeme ihtimaline karşı da, en azından çok para harcamamış olursun.
Kampanyalarla ilgili beni rahatsız eden noktalardan bir tanesi sizinle paylaşayım. Lüks bir restoranda kampanya oldu mu iki türlü düşünürüm ve o kuponu alamam ben. Birincisi, restoran için ayağa düşmüş derim direk. Sen koskoca bilmem ne restoransın, ne işin var senin böyle şeylerle, tövbe de… Yakma kendini. İkincisi de, sen kupon alıp gittiğinde, orada normal para vererek gelen insanlar tarafından dışlanıyorsun gibi olur. Yan masa her şeyi duyar, çünkü sen soru sormak zorundasın. Kupon neleri içeriyor, neler ekstra diye sorup duruyorsun. Böyle bir işe hiç gerek yok. Ben sanmıyorum ki bir kupon olsun da, restoranda paşalar gibi yemek yiyebilesin. Sırf bu yüzden yemekle ilgili kampanyaları hiçe sayıyorum düşer düşmez. Buradan aslında Türkiye’nin ticari hayatına çok hızlı bir geçiş yapabilirim ama konu bu değil. Yapmayayım.
Bir yandan da bu günlük kampanyaları çok başarılı buluyorum. Fikir ve yaklaşımları harika. Eminim ki, kampanyalar sayesinde reklam yapmayı bekleyen onlarca firma vardır. Gerçekten de önemli bir konudur reklam. İyisi kötüsü olmaz. Sosyal medya mı dersiniz yoksa sanal şanslar mı bilmem ama sonuç başarılı. Maillerine ilk bakanları bile organizatör yapıyor. Düşünsenize, bir erkek bunları takip ederek kız arkadaş sevgili bile edinebilir. Birçok faydası var ama zararlarının da olmadığını söyleyemezsiniz.
Türkiye’de yaşayan insanların aylar sonrasına rahatça plan yapabiliyor olması gerçekten çok önemli bir konu. Kaçımız bunu yapabiliyoruz. Belki en yakın arkadaşımız bunu yapabiliyor. Ve işte o noktada sorunlar baş göstermeye başlıyor. O, sürekli bir plan pesinde koşuyor, siz ise daha spontane bir hayat yaşamak zorunda olduğunuz için sadece ihtiyaç duyduğunuzda araştırma yapıyorsunuz. Zorla tatile gitmekten iyidir ama neyse. Çalışıyorsanız, izin alabilseniz plan yapamazsınız, plan yaparsınız izin alamazsınız. Değişik şeyler olabilir. Yakın arkadaş dediğiniz hem anlayışlı olur. Sevgili gibidir. Tabi sevgiliyi de kıskanır, bu da başka bir yazının başlığı oluyor. İki kişilik düşünebilmelidir. Ne olacak gelsin, ben istiyorum diyemezsin. Hele ki, kampana var gitmeliyiz diyemezsiniz. Kampanya senden kıymetli mi dersin. Ciğerimi yersin, ben sana zaten kampanya olurum, merak etme sen. Budur.
Yediremiyorum kendime, öyle sürekli fırsat kovalayıp, ”çok fırsatçı çocuk dedirtmem kendime. Bu boyunduruk altına giremem. Sen de benden uzak dur o zaman “Fırsatçı Arkadaş”. Gözüm görmesin! Seni engellerim facebooktan, twitterdan…
Wednesday, August 24, 2011
Optimizmin Başlangıcı
İnsanoğlu, sürekli aynı motivasyonda kalamama gibi bir özelliğe sahiptir. Günü gününe uymaz, beğenileri, istekleri ve hayalleri de göreceli olarak daha uzun zamanda değişiklikler gösterir. Bir düşer bir de kalkar.
Bunca döngünün içerisinde, sıkı sıkıya sarıldığımız bazı “gereksiz” değerler bulunmaktadır. En çok sarf edilen pozitif düşünmem gerek cümlesi “ Milyonlarca spermin içinden birinci olarak, dünyaya geldim.” Harika. Nasıl rahatlatıyor dimi? Hayata gelmek aslında bir şans mı bunu sorgulamak isterim ben. Onca sperm yapmamış da, neden biri çıkmış ve yumurtaya girmiş? Bir tezat olmalı. Bir diyalog oluşturalım hemen. Hızlı giden sperme diğerleri şöyle desin: “ Dur ya nereye koşuyorsun? Sonunda ne olacağını bilmiyoruz, aceleye gerek yok.” Ya da daha alaycı davransın: “Koş koş, gör gününü sonra, ne yapacaksın, dertsiz başına dert mi alacaksın? “
Aslında çok merak ettiğim, daha önce dile getirdiğim için dışlandığım bir konu var. Sanırım biraz da eleştirel yaklaştığım içindir.” Biz çok şanslıyız, milyonlarca sperm arasından birinci geldik. “ Peki, hep aynı spermlerle mi yarışıyor? Hep aynı genetik yapıda spermler oluşuyor ve mücadele ediyor? Yarışı kazanamayan spermler kendilerini geliştirme gibi bir hırs içine giriyorlar mı? Hızlı olan spermin en büyük özelliği nedir? Aslında yarış var mı? Tutunuyor tüm spermler birileri giriyor değil mi? Yumurtanın seçme hakkı var mı? Bu kalıp içerisinde birçok soru. Hadi cevap verin. Şans? Bu kadar da büyük bir başarı olduğundan emin değilim. Ya da henüz bilim bizi aydınlatmaya yetmiyor.
Olumlu düşünmek gerçekten de çok önemli. Bunu kabul ediyorum ve kendime sık sık telkinde bulunuyorum. Gerçekten bu spermsel yaklaşımı kullanmak için dibe vurmuş, Lost adasına düşmüş olmak gerek. Sadece bir kez günde aynaya bak. Sağlıklı olduğunu düşün, o aynaya yaklaşmak için yürüdüğünü, kendini aynada görebilen gözünü düşün. Boşver spermi falan. Zaten bence diğerleri kasmadı da sen birinci oldun. Ne gerek varsa? Gerçi ben de o haldeyken bir hata yapmışım baksanıza.
İşte, insanın kendini avuttuğu bir nokta daha. Ben zaten birinciyim. Geç hadi geç.
Monday, August 22, 2011
İnsan Boş Kaldığında…
Gün. Koskoca 24 saat. Gerçekten uzun, anlayana. Yemekler, traşlar, duşlar, sohbetler, işler, ulaşımda geçen vakitler. Varsa ibadet, dua, ramazanda oruç iftar arası… Bütün bunları yaparken, her karşılaştığımız insan, durum hakkında saniyelerce düşündüğümüz gerçeği kaçınılmaz.
Bir sürü şeyi yaparken, bazı şeyleri düşünmekten kesinlikle uzaklaşamıyorsunuz. Hem de öyle şeyler çıkıyor ki düşüncelerinizin arasından, bir anda yere seriyor, hatta üzerinizden geçiyor. Sürüklüyor, kötünün kötüsü. Bu kadar işin gücün arasında, sen git bu düşüncelere saplanmayı başar. Kendine eziyette birinci ol, işkencede de ikinci. İnsan kendisinin düşmanı derler de inanmazsınız. Alın işte.
Yalnız kalınca işte o zaman asıl vurgununu gerçekleştiriyor beynimiz. Bizi bir dara sokuyor, “Allah’ım neler düşünüyorum ben” dedirtiyor. Çıldırma seviyelerini sürekli zorlayıp, bir türlü başaramıyoruz. Ben istiyorum ki delireyim en azından bir adı olur bu düşünce sistemimin. Deli derler geçerler. Kendimi rahatsız ettiğimle kalırım.
Kendime verdiğim zararı nasıl azaltırım peki? Dünyada benden önemli bir şey var mı? Kim ne rahatsız olursa olsun. Umurumda değil. İşte formül çıktı ortaya. Umursamaz olabilsek keşke. Bazılarımız da diğer bazılarımıza katılabilse. Ama sorunları konuşmaktan kaçan insanlar değil umursamazlar, bu tip insanlar daha çok umursayanlardır zaten. Yüzleşmekten korktuklarından, böyle olur. İçten içe eyvahlar çekiliyor da dışarı vuran yok.
İnsanın gerçekten de bir soyut yaşamı oluyor. Bir başka dünyası, sevdiği insanları, arkadaşları, hayal mekanları ve hayal benliği. Kendini de unutmuyor elbette. Yeni bir yüz, fit bir vücut, yaşanılası bir hayat, eş, çocuklar yuva. Belki bazıları sürekli değişen sevgililer hayal ediyordur. Kim bilir. Hayal bu. Soyut yaşam sonuçta. Herşey var olabilir. Hatta ilk uçan arabayla kaza yapan insandır. Nobel kazanıp, savaşta ilk kurşunu atan kahraman bile olabilir. Sonsuz.
İşte onu hayallerinden uzaklaştıran, bildiği gerçeklerle yüzleştiren bazı zamanlar geldiğinde birden yine başka bir boyuta geçip müthiş hüzünleriyle başbaşa kalırlar. Kendilerini çok mutlu ettikleri, bir de resmen paçavra gibi hissettikleri yaşamları vardır insanın. Pişmanlıklar o kötü hayalde kalıyor. Benliğinden tamamen sıyrılamadığında, teke tek kaldığın güçlü zaafların. Bunları başkalarıyla paylaşamazsın. En yakının diye gördüğün, “vay be bu kızla herşeyi konuşabiliyoruz oğlum” diyebileceğin insana bile anlatamazsın. O da sana anlatmıyor ki zaten. Hatta dene istersen, sen anlattığında bir de bunları sana karşı kullanmaya çalışırlar. Sakin olacaksın.
İnsan boş kalmayacak anlayacağın. Böyle oturur, neler düşündüğünü üstü kapalı anlatır durursun. Ama öyle bir dolu olacaksın ki, böyle anneyi babayı, nerde doğduğunu bile unutacaksın. O kadar meşgul biri olduğunda ise kendinle kalmayı özleyeceksin… Ne anladım ben bu işten?
Empatiden maraz doğar!
Empati yok çağımızın yönetim anlayışı, yok ikili ilişkilerin olmazsa olmazı, vs. Bir sürü reklamı yapılıyor. Bir sürü sosyal, siyasi ekonomik konuya adapte edilmeye çalışılıyor. Hakkını vermek gerekirse, katkısı yadsınamaz düzeye ulaştı.
Fakat gel gelelim bunu, gittikçe bencilleşen, özgürlüğünü tanımlayamamış insanlara karşı kullandığınızda 11 Eylül’de Ticaret Merkezi’ne çarpan uçaklardan farkınız kalmıyor. Paramparça oluyorsunuz. Bir farkla, karşı taraftaki özgürlüğünün bütünlüğünü kaybetmediğini düşünerek baya bir böbürleniyor, belki toplumda hürmet görüyordur da. Ama bakın yine kendimi tutamayıp empati kuracağım, ilerde o özgürlüğü feda etmek için neler yapacak duruma geliyorlar. Bir aidiyet hissi, bir sahipsizlik geliyor zihinlerine. Sonra yine kayboluyor ama bunun adı da “vazgeçmek” oluyor. Biliyorum, hem de çok emin bir şekilde.
Amatör toplumun insanları henüz özgürlüğün tanımını iyi yapamadılar. Bunun fazlasıyla farkındayım. Hele ki, kosmopolit toplulukların bulunduğu büyük şehirde yaşayan kadınlar hiç yapamadılar. Zaten bunu bir kutuya koyup hediye olarak gönderme şansımız da yok. Ne öğretilebilir, ne de özel derste bile olsa anlatılabilir. Sabır gibi bir şey özgürlük. Birden bire sabırlı olunmaz, sabır olaylar karşısında öğrenilir. Özgürlük de böyle. Herkes için tanımı farklıdır. Hapisteki insanlar için özgürlük farklıdır. Ama zaten özgür olan insanlar için ise bu algılanamaz halde. “Sex and the City” izleyen benim jenerasyonum kadınlar, maalesef bu koordinasyonu tamamen kaybetmiş durumdalar. Unutmayın ki, oradaki Samantha bile bir süre aidiyet hissetmekten kaçmadı. Sonra tavrını karşısındakine göre değiştirdi. Carrie zaten evlenmek, güzel bir düğün için yandı tutuştu. Diziyle kısıtlamayıp, bunu film yaptılar. Oradaki huzuru algılayamayanınız var mı?
Kadınlarımızın dengesini bozdukları kesin. O yüzden de sonra erkekler “anneleri gibi kadınlar” aradığında küplere biniyorlar. Anne demek ev işlerini yapan değil, hissedilen müthiş bağlılık. Karşılıklı hissettirilen güven. Bunu sadece bir kişiyle yaşamak için dünyaya gelmediğimizden eminim.
Empati yaparak bir ilişkiyi sürdürmek eninde sonunda hata verecek bir lisanssız yazılıma benziyor. Karşındakini bu kadar düşünerek hareket edilir mi? Rahatsız oluyorsan, bırak o da rahatsız olsun. Kırarım ederim diye, bölünen parçalarla savaşamayacağınıza göre…
Tuesday, February 08, 2011
Gidişim Bile Mutlu Etti Be!

Her zaman yanında durarak değil, bazen de yanından uzaklaşarak mutlu edersiniz sevdiklerinizi. Bir şeylerden giderek nasıl olacak diyeceksiniz. Hayat bir çember, iyiyi kötü, kötüyü de iyi olaylar takip ediyor genellikle. Ya da işte birikmeler olabilir. Kötü gidişler artıp, birden çok büyük bir iyilik gelebilir. Giden bir bakıma kaderin teslimatçısı gibidir. Bu da huzur verir. Aslında anlarsın, demek ki kalsam ben de mutlu olmayacakmışım diye. O an yüzünü okşayan bir rüzgar esiverir.
Friday, February 04, 2011
Fatura Var Fiyatını Bilen Yok!

Herşeyden önce bir anneydi! Durmalısınız artık. Sırf pirim için de olsa yapmayın!
Çok garipleştiniz farkediyor musunuz? Artık ölümlere bakış açınız bile farklı. Tanısanız da tanımasanız da yorumlarınız bir farklılaştı. Bazen ölenin arkasından menfaat arıyorsunuz, bazen de hiç umursamıyorsunuz.
Ölümden sonra ne var acaba? Bugün bunu soruyorum kendime. Hiçbir şey olmadığını varsaymayı tercih ediyorum. Ölen öldü, bizi yukardan görmüyor, çünkü bakmıyor. İlgilenmiyorlar bizimle. Rüyalarımıza geliyorlar sanıyoruz, ama o imgeleri bizim bilinçaltımız yaratıyor. Ölüler bence olayı aşmış oluyorlar. Bizimle işleri kalmıyor.
Ama hayatta herşeyin bir bedeli var. Bunu bariz bir şekilde görüyoruz. Ne kadar acı! Size hiç bilmediğim birşeyden bahsedeceğim gözlemlerimin yardımıyla. Sanatçı olmak diyelim bunun adına. İnsan sanatçıdır. Yaşamını sürdürmesi, insan ilişkileri hep sanattır. İyi sanatçı, kötü sanatçı vardır. Ama gerçek anlamda gözönünde olan insanlardan bahsedelim. Bunun kolay bir şey mi olduğunu sanıyorsunuz? Facebook’ta 1000 arkadaşınız var diye kendinizi popüler sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Siz sokakta rahatça yürüyebiliyorken, bu insanlar yapamıyorlar. Bazen isteyerek bazen de istemeden, sokaklarda yürürken saldırıya uğruyorlar.
Ben kendimi onların yerine koyuyorum çoğu zaman. Siz hava zannediyorsunuz, bu insanlar sık sık yurtdışına gidince. Onlar kaçıyorlar. Televizyona çıkıyorlar, size bizi eğlendirmek için neler yapıyorlar. Kendilerinden ne kadar ödün veriyorlar. Kolay mı sanıyorsunuz? O gün bir yakınını kaybediyor ama ekrana çıkıp tam makyaj gülümsüyorlar. Belki istedikleri kıyafetleri bile giymelerine izin verilmiyor. Medya grubunun malı oluyorlar. Ekranda her daim sizinle samimice konuşmak çok mu kolay. “Ee para kazanıyorlar” dediniz dimi? Böyle paranın içine … anladınız mı? Çünkü onlar bizim için geçici hevesler. Onlar vazgeçilmemek için kendilerine ne eziyetler ediyorlar. Ağlayan palyaçonun hikayesinden ne farkı var bu hayat hikayelerin.
Bazı şarkılar var, bizi birden transa geçiren, “bu sözler ayık kafayla yazılmış olamaz” diyoruz. Zaten böyle çıkıp şarkı söylemek de başka bir kafa gerektirir. Hiç farkettiniz mi, bazen sarhoşlukta hatalarımızı düşünür af dileriz. Başka bir boyutta gibi hissederiz. Yerçekimine meydan okur, ayaklarımız yere basmıyor sanarız. Kolay değil sanat yapmak. Ömer Hayyam şarap içerdi, onu kimse sarhoş diye bilmez, çünkü Allah sevgisiyle yazardı. Semada o dönmeler sarhoşluk verir, nedeni vardır.
Ünlüler farklı yaşamak zorundadır. Onların dünya ile alışverişleri bambaşka. Onlar sarhoş da olur içkiden, uyuşturucudan uçmuş da olabilirler. Alışılmışın dışında duygularla hareket edip ilişkiler de yaşayabilirler. Ben yadırgamam. Sen istemiyorsan yaşamazsın. Belki de yaşayamıyorsun. Bu da bir erdem. Normalin dışında yaşamak da bir meziyet. Hergün başka biriyle birlikte olabiliyorsan, paranın bir kısmını içkiye alkole ayırabiliyorsan o zaman olur. Ama yapamazsın. Adım gibi eminim yapamazsın. Kolay değil bugün karar versen kötü biri olmaya. Kalbini bozamazsın. Hayatta herşey insanlar için. Fakire sadaka vermek de, iyilik etmek de, içki içmek de, sonra abdest alıp namaz kılmak da. Biz sadece kuluz bunu yaz aklına. Hüküm veremezsin. Dedikodu da iftira da günahtır. Ya bu tarafa düşersen eleştirirken. Bilemezsin ve gücün yetmez. Kulsun.
O kadar insanın karşısına çıkıp, hiç utanmadan sıkılmadan birşeyler yapmayı, konuşmayı, rol yapmayı, şarkı söylemeyi kolay mı sanıyorsunuz? Aranızda vardır, üniversitesinde sınıfta küçücük bir bölüm bile sunamayanlar, sokak röpörtajlarında yer almak istemeyenler. Onu geçtim, çok sevdiğiniz insanlara “seni seviyorum” bile demekten acizken, neden bu insanların yapabildiklerini gözardı ediyorsunuz. Babana ben birini seviyorum demeyi bile gözünde büyütüyorsun sen. Bazen bir garsondan ağzını silmek için peçete isteyemiyorsun. Bunları bir düşün.
Dışarda bir dolu yaşam tarzı var. Bunlar kime göre neye göre doğru hiç düşündünüz mü? Bir sürü yanlışlar içerisinde, nasıl ayıracaksınız doğruyu. Yanlışı yanlışların içinde, doğruyu da doğruların içinde nasıl seçeceksiniz?
Ünlü olmayı kolay mı sanıyorsun? Politikacı olmayı da böyle düşün. Bunlar her yiğidin harcı olmayan şeyler. Sen ben öyle kolayca çıkıp yapamayız. Bu twitter bazılarını ünlü yaptı, televizyona çıktıklarında “amma dallamaymış” demedik mi? Onlar da kolay sandılar. Ama çuvalladılar.
Kurtuldun Defne Joy Foster, böyle bir ortamda yaşamaktansa Allah’ın sevgili kuluymuşsun ki seni kurtardı. Darısı başımıza. Seni yanına alan Allah, oğluna da iyi bakacaktır, merak etme. Sen yanlış yapmadın, bu ülkeye fazla geldin o ayrı. Sen hiç artık buralarda dolaşma, “Sihirli Annem”den tecrübelisin, bulutlar falan, hiç bakayım göreyim deme, doğru yerin neresiyse oraya git. Orası buradan çok çok iyidir. Keyfine bak. Kurtuldun. Burada sahteler kaldı. Bize acı!
Tuesday, December 28, 2010
Siz Olsanız?

Ben bir doktorum. Çocuk acil servisinde çalışıyorum. Buraya gelen o tatlı minikleri bir görseniz, neden bu dalı seçtiğimi kolayca anlarsınız. O gözler, o beklentili bakışlar, hemen iyileşip sokağa çıkmaya hevesli davranışlar... İçimi kıpır kıpır yapıyor. Bir an önce iyi olsun da, oyunundan geri kalmasın. Eğer gerçekten de okula gitmek istemiyorsa, ufaklığa bir göz kırpıp, annesine " biraz dinlenmesinde fayda var" diyorum. Onların arkadaşıyım ben. Anneleri "doktor amca kızar" dediğinde asıl annelerine kızıyorum. Öncelikle onların sonra da ailelerinin güvenini kazanmaya çalışıyorum elbette. Dürüst olmanın, kandırmamanın ne kadar önemlli olduğunu gösteriyorum hem çocuğa hem de aileye. Hem de bir doktor olarak toplumdaki yerimin derdindeyim. Yavaş yavaş insanlar bize büyücü muamelesi yapmaya başladılar ama parayla tutabildikleri büyücülerden. Gururuma dokunuyor. Bunu da eritme çabasındayım işte. Çocuklarına da dürüst olmalı insan, onlara büyüklermiş gibi davranıp, yavaş yavaş onlara yetecek kadar sorumlulukları vermeliler.
Sunday, December 19, 2010
Ya okuyup ne yapacaksin

İlk duyduğumda çok fazla irdelememiştim. Ama hoşuma gitmişti. “Sofofobi”. Murathan Mungan dikkatimi çekti bu kelimeye. Biliyorsunuz yazarlarımız hep bu ülke insanlarının okuma alışkanlıklarından dem vurur. Zaman geçtikçe ve farklı olaylarla karşılaştıkça, hatayı onların yaptığını anladım ben. Farkettim, garipsediniz. Anlatmama izin verin.
Sokakta yürüyorsunuz, yanınıza biri yaklaşıyor “Affedersiniz” elindeki adresi göstererek, “Burayı arıyorum ama yardımcı olabilir misiniz?” Bakın hemen ikiye bölelim verebileceğiniz cevabınızı, “Buranın yabancısıyım ben de, kusura bakmayın.” Saydım, 10 saniye bile etmedi. Ama bir de öteki cevabı inceleyelim. “Çok yaklaşmışsınız aslında, şuradan önce sağa dönün, yaklaşık elli metre sonra sağınızda bir market olacak, oranın hemen yanından yol geçer, yani oradan da bir kere daha sağa döneceksiniz, aradığınız yer ise yaklaşık 30 metre sonra sol kolunuz üzerinde kalacak.” Resmen terledim. Bilmeyen bir nasıl da sıyrılmıştı işin içinden. Oo hele bir de karşınızdaki tam kestiremediyse sağını solunu, eller kollar havada uçur ve konuşmanın yanında bir de fiziksel efor sarf ederken bulursunuz kendinizi. Anlamamış bakışları da cabası bu işin.
Bir de başınıza iş gelir siz adresi saf ve temiz duygularla siz adresi tarif ederken, arkadan gelen arkadaşı belki de bir yankesicidir. Orada durduğunuz yaklaşık iki dakika önünüzdeki bir iki saate mal olabilir. Karakol, ilanlar ve kimliklerin tekrar çıkarılması mevzusu. “Keşke iki saatle kalsa” diyorsunuz değil mi içinizden.
İşte bu yüzden ki, insanlar etraflarına bile bakmadan yürürler sokakta, kafalarını kaldırıp nerede ne var onu bile öğrenmek istemezler. Maazallah ya öğrenirlerse bir şeyler. İki satır tabela okuyup da dimağları gelişirse, ne olur kim bilir. Başlarına neler gelir.
Her ortamda çok öğrenen çok okumuş insanlara yalnızlık bahşedilmiştir. Çok okuyan, çok düşünen, eleştiren, kafa yoran insanlar mutsuz oluyorlar. Bunca karmaşaya çözüm aramak, bir şekilde sorunu isimlendirmek, açıklığa kavuşturmak isteyen üzgünüm ama zavallı enteller, yalnızlıktan kavruluyorlar. Ne kadar kötü bilir misiniz, toplumun üst paralelinde hareket etmek, aşağı bakıp görebilmek fakat onlara kendinizi fark ettirememeniz. Hani derler ya, “evlat acısı”, resmen onun gibi bir şey. Kendi aralarında toplanıyorlar, işte maskeli bir balo gibi kahve sohbetleri yaşıyorlar. Ahkâm da keserler, “Bu insanlara çok bile”, “bunlar adam olmaz” diye. Peki, hiç sordunuz mu kendinize, gerçekten de sizin olayınız ne diye?
Üniversite bitirmiş biri olarak, çoğunlukla yine üniversite mezunu insanlarla bir araya geliyorum. Askerliğimi de kısa dönem er olarak yaparken, acemi birliğimde karşılaşmıştım üniversiteye gitmiş arkadaşlarla. Benim ortamım hep bu şekilde. Vakit geçsin diye oyun oynadığımızda, üniversite falan kalmıyor ortada. Yaşayarak öğrendiklerimi ortaya atmaktan başka bir çaremiz kalmıyor. Hepimiz dökülüyoruz. “Slam Dunk Milyoner” filminde çocuk nasıl kazanmıştı o kadar parayı. Yaşayarak. İstemeden veya isteyerek öğrenmişti. Parayı kaptı. Bilenler de arada bir şekilde mutlu olabiliyor demek ki. Nadir de olsa.
Yaşamı sürdürme mücadelesi… Nefes alıp vermek, yemek içmek bunlar omurilikten yapılıyor zaten. İnanın onlar daha mutlular. Onlar zenginler, onlar cesurlar, onlar rahatlar. Biz ise, arabamızı park ettiğimizde tekrar bakarız, acaba yoldan araba geçişine engel oluyor muyuz diye. Bilinçliyiz ya güya. Vaktimiz varmış gibi bir daha arabaya biner, iki ileri bir geri yapmadan edemeyiz, içimize sinene kadar. Ama o arabalarını direk park eden, kilitleyip inen insanlar daha mutlular. Biliyor ki, arabasına çarpsalar bile beklendik bir durum. Peki ya o arabasını santimi santimine park eden bilinçli vatandaşın arabasına çarpınca ne oluyor. Çıldırıyor. “Nasıl olur?” diye kendisini paralamaktan başka çaresi yok. Bir sürü detaya düşer aklı, ya öyle olsaydı ya böyle olmazdı, falan da filan da.
Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek de ayıp değil artık. Sanayisinden daha hızlı gelişen hizmet sektörü olan bir ülke de, yavaş yavaş daha az düşünür olduk. Kafamız gittikçe rahatlıyor. Çoğunluk da çoğunlukla yanılarak, sofofobik olmaya doğru koştur koştur gidiyoruz. Söyleyeyim de öleyimler yok artık. İnsanlara ölmeden önce ne yapmak istedikleri sorulduğunda da zaten cevaplar hep zevk sefa. Aklıma hep bir soru takılıyordu, onu da öğreneyim de öyle öğreneyim diyen yok. Ne öğrendiklerini, ne de aldığı hazları götürebileceğinden habersiz. Hepsi hiç olacak.
Artık benim endorfin salgılama şartım, “Bilmiyorum” demekten geçiyor. Resmen “Naber abi?” diyenlere bile “Bilmiyorum” diyip mutlu olma çabasındayım. Bilmiyorum! Sonradan görme diyeceksiniz ama bir sofofobik oldum sormayın gitsin.
Sunday, November 21, 2010
Cilve dedikleri bu olsa gerek...

Kasabayı sel basmış. Sular giderek yükselirken, halk panik içinde kaçmaya baslamış. Kilisedeki herkes dağılırken, kaçmayan papaz demiş ki:
-Ben yıllardır Tanrı'ya kulluk ederim. Hep onun yolunda çalıştım, Tanrı beni kurtarır.
Sular iyice yükselirken, papaz kilisenin bir üst katına çıkmış, bakmış ki; insanlar kayıklarla geçiyorlar. Kayıktakiler bağırmış:
-Hadi peder, atla kayığa!..
-Siz gidin, Tanrı beni kurtarır.
Sular yükselmeye devam edince, papaz kilisenin çatısına çıkmış. İkinci kayıkla geçenler papazı uyarmışlar:
-Hadi peder, çok geç olmadan atla!..
Papaz onların da uyarısına aldımamış:
-Hayır, siz gidin, Tanrı beni kurtaracak biliyorum.
Sular iyice yükselince direğe tırmanan papaz, tepesinde bir helikopter görmüş. Helikopterdeki kurtarma ekipleri papaza seslenmişler:
-İnat etme peder, gel bizimle!..
Papaz yine inat etmiş:
-Olmaz, Tanrı beni kurtaracak!..
Sular daha da yükselmiş ve papaz boğulmuş. Boğularak ölen papaz, öbür dünyada Tanrı'nın huzuruna çıkıp sitem etmiş:
-Ben sana küstüm Tanrım!
Tanrı merak etmiş:
-Hayrola papaz efendi, niye küstün?
-Tanrı'm, bunca yıl yolundan ayrılmadım, bir kere başım sıkıştı, sen beni kurtarmadın.
Papazın sitemi üzerine, Tanrı demiş ki:
-Sana iki kayık, bir helikopter yolladım ya, daha ne yapayım?
...
İnsan hayatı hep yanlışlı doğrulu seçimler üzerine kurulu bir şekilde sürüyor. Bazı insanların ise seçim hakları bile olamıyor. Ama bu da belki bir seçimdi bana kalırsa. Hep iki kapı yok mudur en azından. Ya ona gidersiniz ya da ötekine. Hep bir başka seçenek var. Hep bir yol ayrımı... Peki ya doğru seçeneği tercih seçtiğimizi nasıl anlarız?
Hayatla ilgili tercihler yapmak gerçekten de hiç kolay değil. Bu ne yemek istediğinize karar vermek gibi birşey değil. Bazen her detayı sonuna kadar değerlendirmiş olsanız bile, hislerinizi işin içine katmadığınız sürece, sanırım seçimlerinizde yanılmamanız mümkün değil. Keşke tüm o kapıları, tüm o yemekleri, tüm o insanları, o işleri deneyebilsek...Ama öyle bir şansımız yok. Zaten o kadar vaktimiz de yok. Keşke olsa...
Beni asıl düşündüren, verdiğimiz kararların veya yaşadığımız olayların ardından hayatımızın ciddi bir şekilde yön değiştirip değiştirmediği. Her kararın ardından, diğer seçenekle ne kaçırdım diye de sorgulamaktan kendimi alamam. Dini inancımızda yoğun bir kader anlayışı var. Aslında herşeyi ona bırakıp, sadece yaşayabiliriz de. Fakat inancımızdaki kaderi nasıl algılamalıyız? Kaderci davranabiliriz ama işte bize aslında anlatılmaya çalışılan kader anlayışı bu şekilde mi? Seçenekler geliyor, kendi irademizle seçip kendi kaderimizi mi kuruyoruz, yoksa bu seçimlerimizde de kaderin eli var mı? Çok fazla üç nokta ve bitiremediğim cümlelerim var bu konuda. Galiba bu konu biraz da mezheplerden kaynaklanan yaklaşımlar sözkonusu. Neye inanmalıyız onu da bilen yok.
Hayat zaten bir geçmişe keşke katmama oyunu değil mi? Geriye baktığımızda keşkeler ve uhdelerle dolu anılar hatırlıyoruz. Sanki hayatımızın ikiden çok gidilebilecek rotası varmış ve biz buna yönelmişiz gibi.
...
Küçükken radyonun antenini kırmasaydım, annem o gün bana bu yüzden kızıp arkadaşlarımla oynamama izin vermiş olsaydı, maç yapsaydık da okkalı bir gol atsaydım. Oradan tesadüfen geçmekte olan bir yetenek avcısı beni keşfetseydi. Hiç okula gitmeyebilir, ünlü bir futbolcu olabilir ve hatta şimdi Avrupa’nın önemli bir takımında (Real Madrid) oynuyor olabilirdim. Belki de adım “Mesut” olabilirdi.
...
Ya da o anteni kırdığımda kendimi çok kötü hissedip evden kaçıp sokaklarda yaşamaya başlayabilir, ki favori tercihim bu olurdu, tiner ya da bali bağımlısı olabilirdim. ATM’lerde uyuyup, bilimum polis zabıta hepsinin tanıdığı ama müsade etmediği kayıp bir çocuk olabilirdim. Yapabilirdim bunları. Sonra bir gün gönlümü Fenerbahçe’ye kaptırıp, fanatik bir taraftar olabilirdim. Dikkat çekicisinden. Sonra bir silah çalıp, ortalığı karıştırabilirdim. Adım da “Rambo Okan” olabilirdi.
...
Ve yine o anteni kırdığımda, annemin yüksek sesle konuşmasından kurtulmak için odama gittğimde önümdeki test kitaplarını farkederdim. Kendimi onlara adayabilirdim, yine aynı şekilde bir travma yaşamamak için. Sonra başarılı bir öğrenci olup burslar, yatılı okulları kazanmalar, prestijli üniversiteler... Böyle bir silsile olabilirdi. Yürü ya kulum diyebilirdi Tanrı. Bir büyük holdingin genel koordinatörü olabilirdim. Ödüller alan, takdir gören bir yönetici olabilirdim... Ve benim adım Carlos Ghosn olabilirdi.
Küçücük hikayeler bunlar. Olabilirlikler. Olabilirdiler. Kimbilir bundan 5 yıl sonra öyle çatallanmış olacak ki yollarımız ki neler anlatabileceğiz, olasılıklar gittikçe büyüyecek ve en çok da “keşke”lerimizin artması endişelendiriyor...
Yine de yaşayacağız bu günleri. Yarın ufak da olsa yine tercih yapacağız. Maalesef engel olamayacağız. Tercihlerinize hisleriniz eklemeyi unutmayın ki, kararlarınızın ardından pişman olmalar, mecburiyetler ortadan kalksın. Ama hep bir şans daha vardır, GPS sistemlerinde bile yanlış yola girdiğinizde, “tekrar hesaplanıyor” diyor...Herşey insanlar için...
Doğru Anlayabiliyor muyuz? (Yayında Geciken Yazı)

Saturday, October 30, 2010
Kendinden Kaçarken,

Geçmişiyle sık sık karşılaşan adam...
Sabah çalar saatle uyanıyor. Kocaman bir küfür var ağzında. Nerden çıktı bu şimdi?
- Hay ......m seni ya!
Durakladı,
- Ne gördüm rüyamda kimbilir?
Geçmişinin derinliklerinde kaybolacağını o anda anladı. Yaşadıkları konusunda kendini telkin ediyordu sürekli. Aslında her defasında yerden kalkmak, yeni sayfalar açmaya bayılırdı. Her yıkımdan bir gökdelenle çıktığı için, yıkımlardan da kaçmaz olmuştu artık. Daha basit bir deyişle, kaybetmekten korkmaz olmuştu. Kaybettiğinde üzülse de, belli etmeden yola koyulur, ıssız bir araziye ulaşıncaya kadar hoyratça gider, bulduğu yere özlemlerini bırakıp onca yolu üşenmeden tek başına geri gelirdi.
Fakat geçmişi, hani o yavru köpekleri uzaklara bırakırlar da onlar da nasıl oluyorsa geri gelirler ya, öyle takip ediyordu, buluyordu. Bazen böbürlenirdi, “tüm kalbimi kıranlar bana geri döndüler, demek ki ben onlara kötülük etmemişim, ya da bulabildiklerinin en iyisiyim” diye. Bazen de ansızın gelen haberler ardından, öleceğini sanardı. Durduk yere trafikte ataklar geçirir, 50 km hızla giderken nefes nefese heyecanlanırdı. Kötü biri değildi. En azından kalbini de bozmamıştı bu herif. Anlık değişimleri içerisinde, kendini anlayacak birini bulduğunda tamamen kendini bırakıp karşısındaki için yaşayabilen bir adam oluverirdi.
Ayrılıklar... Onları bazen kendisi hazırlıyordu. Ama öyle bir hazırlıyordu ki, karşısındaki farkında olmadan ondan ayrılma isteği duyuyordu. Yetiştiriyor, öğretiyor ve hatta kendisinden ileriye gitmeleri için, ellerini birleştirip avuçlarına bassınlar diye açıyordu. “Ben sana layık değilim” tripleri için. Bir bir söylerdi demek istediklerini, kolayca bir araya gelmeyen, ayrı ayrı da anlamı olmayan cümleler bunlar... Ama eğer aklınız yeter de, onları yazdıysanız aklınızın bir köşesine işte o zaman yakalarsınız anlamı. Söylemeden hiçbir şey yapmaz kimseye. Hep önceden haber vermiştir inceden.
Tabiki kontrol hep onda mı sandınız hemen? Alakası yok. O tam bu engebeli yolları aşan kız arkadaşına sarılacak olur ki, işte hep en ağırı, en mutlu olduğu zamanda arkasından vurulur. Tam bir ihanettir yapılan. Ama suçlu yine kendisidir. Ne gerek var milleti sınav edersin be adam! Seveceksen dosdoğru sev. Maalesef, çoğunlukla geç kalmaktadır. Kalbi yine kırık, yine paramparça. Kendine de bir o kadar kızarak, üzülerek...
Hani herşeyi düşünmüştü, hani herşeyi hesaplamıştı. Bu sefer doğru olanı seçmişti. Bilemezdi, en iyi niyetleriyle yaklaştığı insanlar onu yarı yolda bırakmaya en yakın olanlarmış meğer. Arkadaşlarıyla tanıştırdığında onlar da sevmişti, ve o mutlu olmuştu bundan. Uyumu görmüştü, kahkahaları. Zaman zaman da bunaldığında, arkadaşlarına karışması işine gelecekti. Rahatlamak için. Çok belli ediyordu aslında.
Geçmiş... Hiç geri istemedi geçmişini. Anılarını istedi, zaten güzel anıları hatırlamak da insan zihninin ilizyonu. Zaman geçer, “ ya biz neden kavga etmiştik” dersiniz ya, işte nedeni bu.
Enerjisi tükeniyordu, doğru şeylere yönelmediğini görünce, yine değişmediğini anladığında, ilk kez geçmişe geri dönmeyi düşünmüştü. Çok garipti. İlk kez!
Sık sık geçiyordu önünden geçmişinin ve geçmişindekilerin... Sünger çekmeye de o kadar hazırdı ki. Ama o da daha iyisini bulamıyordu artık. Kandıramıyordu eskisi gibi. Bağlanamıyordu. Yapamıyordu. Ne olmuş? Kalbini nadasa bırakacak ve “o” günü bekleyecek artık. Geçmişten kendisine gelen ve kucaklayacağı... Paulo Coelho’nun Zahir’ini bilir misiniz? İşte...
Saturday, October 23, 2010
Uymuyor Bana
Bir boşverme hikayesi aslında, insanın bir yok oluşa teslim olma durumu kitaptaki. Yıllarca bitmeyen bekleyiş ve erişilemeyen özlemler. Yazık.
Tüm meseleleri bir kenara bırakıp, devleti, türbanı, yargıyı, hukuku, biraz da işsizliği konuşasım geldi. Çünkü öyle görünüyor ki, yakın zamanda ben de bundan yakınmaya başlayacağım. Birçok çünkü var bu işin içinde. Neresinden başlayacağımı bilmeyerek girişiyorum konuya. Sonra kızmayın.
O zaman bizim suçumuzdan bahsedeyim mi ilk? Gerçekten de belki beni ortamda itici kılan direnişim bu. Yeni mezun birinin deneyimsiz olduğu ve bir süre sürünmesi gerektiği inanışı. Nefret ederim! Herkes sürünmek zorunda değil ki. İlla kötü şeylerden deneyim sahibi olacağız diye birşey yok. Katılmıyorum. Zaten gerek yok. Fakat yeni mezun, ailelerinin okumaları için emek verdiği arkadaşlarım, maalesef çalışmaya başladıklarında istenileni veremiyorlar. Bilgisine güvenmeyen ve bu süründürme hareketine direnemeyen zayıf bireyler. Bunun en doğal sonucu olarak da, ”okumuşlarına değer vermeyen bir Türkiye”. Nasılda sanayide durum farklı olacak diyen, “sığ üniversite öğretimi”.
Bu hikayelerdeki en önemli sonuç eğitim ve öğretime duyulan aşağılama ve küçük görme. Birbirini tamamlayan bir kötü gidiş. Bunun da suçlusu, kimse kusura bakmasın ama hem meslek odaları hem de o genç meslek sahipleri.
Sabah aklıma slogan geldi. Atasözü sandım birden bire. “Patron kalleş, işçiler kardeş”! Ne kadar doğru ya dedim, adam boşuna dememiş. Durakladım. Fakat artık çalışanlar da kardeş değil. Müthiş bir profesyonel olmayan ruh girmiş aramıza. Kapitalizme boyun eğmeye birşey demiyorum, ama en kötü huyunu bağrımıza takmışız bu idolojinin. Artık kardeş değiliz. Bir adım ilerleyen, artık arkasına bakmıyor ve aslında tenezzül etmiyor.
Türklerin garip alışkanlıkları var. Hep daha çok para. Kul hakkı yenmemesi gereken bir dini inanca sahip, bu kadar insafsız bir çalışma politikası olan bir millet. Kimse demiyor ki, ben yatıyorum parayı bunlar kazandırıyor. Paylaşsam ne olur diye. Demezler. Çünkü bilmiyorlar ki, artık herşeye sahip olsalar bile, bir gün başka birşey olmayacağını. Aslında mesele buradan kaynaklanıyor. Bu kazançlar bir gün birilerinin canını sıkabilir. İlahi adalet. Yerle bir oluyor imparatorluk.
Şahsiyetler bozuluyor. Karakterler çatlıyor. Yazıklar olsun Kurtuluş Savaşını kanıyla kazanan o vatanseverlerin torunlarına. Bana da.
Ve işsizlik...size işsizliği anlatayım mı? İşsizlik artık eğitimlilerin hastalığı. Cahillerin, bu ülkenin dünya çapında nam salmış üniversitelerinden mezun kisileri köle yapıp, kötü adam kahkahalarıyla güldüğü düzen. İnsanların potansiyellerine ulaşamama ve ülkenin olması gerektiği yere çıkamama sebebi. Tüylerim diken diken oluyor. Kendimi bıraktım, herkese yardım etmeye koşuyorum artık. Heves de kalmadı, iştirak etme çabası da.
Ve işsizlik birilerinin iki dudağının arasında. Kanayan yara. Zalimlerin oyuncağı.
Egoları kuvvetli, karakteri bu kadar zayıf bir milleti nasıl yetiştirdiler. Nasıl oynadılar genlerimizle. Bir lüks araba kimin neyine yetmiyor da,ikincisinde üstünlüğü görüyoruz. İçinde inince hiçbirşey olmadığımız arabalar mı hayat. Sahip olduklarımız mı, olmasına çalıştıklarımız mı? Günü gün etme hecanı nerden geldi bize.
Sinirlerime hakim olamayacağım daha fazla. Bırakıyorum bu yazıyı.
Thursday, October 21, 2010
Wednesday, October 20, 2010
Teknik Direktörün Suçu Ne?

Taraftar falan değilim, fanatik de değilim. Öyle rutin izleyicilerdenim. Fakat bazı şeyleri okuyup, dinleyince kendimi düşünmekten ve yorumlamaktan alamıyorum.
Galatasaray’daki tarihe hasretliği de anlayabilmiş değilim. Evet aynı şeyi Fenerbahçe’de yaptı. Onları da onaylamadım. Ne gerek var eskiye rağbet etmeye. Çok hızlı gelişmeyi her zaman hedef haline getiren bir milletin evlatlarıyız. Evet, biz zamanında güzel işler yaptık ama bir düşünün, tek gece de mi oldu? Kolay mı oldu?
Mesele bence zaten skorlardan, şampiyonluktan daha da değerli... Geleceğe yatırım yapmak. Benim hep savunduğum birşeyler var. Bu da, yabancı teknik direktörlerin altyapılara alınması. Artık Türkiye iyi sporcular yetiştiren, pazarlayabilen ve bu olaylara dayanarak, dünya liglerinde başarılı sonuçlara imza atabilmeli.
Hemen bir konuyu da ufacık gündeme getireyim. Neden basketbol ve futbol oyuncuları arasında bu kadar bariz fark var? Kimse farketmese de, inceden inceden voleybol takımımız götürüyor işi. Peki neden?
Ülkemizde ebeveynler meseleyi para bazlı hale getirip, okuyacağına topçu olsa yeter diyebiliyorlar. Kızlarını ya “topçuya ya popçuya” diye bir paraloyla yetiştiriyorlar. Bu “topçu” da futbolcudan öteye değil. Maalesef de diyesim var açıkçası. Futbolcuları küçümsediğimi de düşünmeyiniz. Yaptıkları işin ne kadar zor olduğunu çok da iyi biliyorum. Benim vurgulamaya çalıştığım nokta, tüm dünya klüpleri bilim ve teknolojiden son safhasına kadar yararlanıyorsa ve başarılarını izliyorsak, bence madem en az Brezilya kadar öenmli bir spor bu futbol bizim için de, o zaman neden biz de yapmayalım. Uzun bir cümlenin ardından gelen soru, en zor kısmı olsa gerek.
Ülke olarak değer ve para kaybediyoruz sürekli. Bir Mesut çıkıyor ortaya hemen Türkleştirelim. Adam çıktı, tavrını net bir şekilde ortaya koydu. Sustuk kaldık. Şimdi de atağa geçtik, bizim “aslında” ona ihtiyacımız yok diye. Evet, bu çıkış sonuna kadar doğru. Ama şöyle ifade edilseydi daha iyi olmaz mıydı? Bakın bir deneyeyim. “Mesut şu anda dünya futbolunda değerli bir oyuncu ve kökeni bizden. Keşke onu ikna edebilseydik. Fakat olmadı. Bizim de yetiştirdiğimiz değerli futbolcularımız var. Onların önemi büyük. Tüm kalbimizle onların en az Mesut seviyesine gelmesine çabalayacağız. Eğer biz istersek herşey olur. Birlikte neler yapabileceğimizi siz de göreceksiniz.” Mesela yani. Olmadı mı?
Spor klübü başkanları bir gecede gelen şampiyonluğu kabul etmemeliler. Kucaklarına verilse bile yok almıyoruz diyebilmeliler. Galatasaray’da heba edilen hoca da bu düşüncenin tam aksi davranışa işaret etmiyor mu? Türk sporcularını tanımıyor olabilir, onlara kendi anlayışıyla yaklaşmaya çalıştıysa, günahı ne? Bizm futbolcularımız en azından dünya futbolunu önce anlayış olarak kabul edemediyse neden bu adamın suçu olsun. Tam ciddi önlemler almaya kalkışacaklar, önlemi ona aldılar.
Belli oluyor ki, sabırsız ve kolaycı bir ülkeyiz. Futbol anlayışımızdan bile belli. Spora yaklaşımımız bile politik ve parayla ilgili.
Emre Belezoğlu kendisini bile belki şaşırtacak bir özeleştiride bulundu.”Takımlarımız Avrupa’da başarılı olamıyorsa, kendimize sormalıyız” dedi. Çok da iyi söyledi. Uyandırmaya çalıştı kendi uyanışından yola çıkarak. Başladık bir spordan, girdik bir konuya. Yine çözüm üretmedim. Diyorum ya, formüller bende. Seçin göstereyim...Olimpiyatlar da derece mi istersiniz, dünya kupalarında başarı mı? Ekonomide refah mı? Uuuhh bir sürü..
Friday, October 15, 2010
Vaz-Geeeeeçççççççççttiiii(mmmm)!!!

Okuduklarımıza duyduklarımıza, inanmamak mümkün mü? İçimize yerleşmiş bir kere “Burası Türkiye, burada herşey olabilir” deyişi. Bazen neşeyle karşılıyoruz, işimize gelince de burada herşey hallolur diyebiliyoruz.
İşimize nasıl gelirse...
Eleştirmek de artık tat vermez oldu. Çünkü o kadar değişik fikirler pompalanmış ki insanlara, o kadar taraftar ve taraflılar ki, dost meclisimizde bile fikir ayrılıkları can yakmaya başladı. Kimimiz özgürlüğü çözememiş, kimimiz de demokrasiyi... Artık zaten fikir beyan etmez olduk sohbetlerde. Kimin konuşası varsa onu bir coşturmak üzere araya girmelerimiz.
Dünya’yı takip ediyoruz. Şili madencileri. Nasıl? Haketmişler değil mi? Çünkü en az beşinin evlilik dışı ilişkisi ortaya çıkmış. Keşke içeriden çıkmasalardı diyenler bile vardır. Fakat kimse bir adım geri çekilip, bu adamları 69 gün yerin 700 m yerin altında yaşattıklarına ya da nasıl bir fikirle çıkarıldıklarına işaret eden yok. Bir de çıkıp, bizde olsa iki günde çıkarırdık diyenler bile varmış, inanmak istemesem de. Biz cenazemize saygı gösteren bir toplum olarak, kaç madencimizin cenazesine ulaşabildik allah aşkına.
Günler geçiyor ve direnc azalıyor. Ne için mi? Burada kalma isteğimiz üzerine. Belki nüfus planlaması için doğru bir taktiktir bu. Ama iyisini kötüsünü nasıl seçeriz göçedenlerin... Belki faydalı olacaklardı. Kim bilir. Ama olmayacağı kesin kişiler burada birşeyler.
Ne yapmalıyız? Kanıksama üzerine bir hayat mı sürelim? Kabullenelim de öyle mi gitsin? Yapmayalım mı? Vazgeçelim mi? Söyleyin de bilelim, sol ayağım ağrıdı debriyaja basmaktan...Boş vitesi arar gibiyim..

